18 °
İstanbul
  • Adana
  • Adıyaman
  • Afyonkarahisar
  • Ağrı
  • Amasya
  • Ankara
  • Antalya
  • Artvin
  • Aydın
  • Balıkesir
  • Bilecik
  • Bingöl
  • Bitlis
  • Bolu
  • Burdur
  • Bursa
  • Çanakkale
  • Çankırı
  • Çorum
  • Denizli
  • Diyarbakır
  • Edirne
  • Elazığ
  • Erzincan
  • Erzurum
  • Eskişehir
  • Gaziantep
  • Giresun
  • Gümüşhane
  • Hakkari
  • Hatay
  • Isparta
  • Mersin
  • İstanbul
  • İzmir
  • Kars
  • Kastamonu
  • Kayseri
  • Kırklareli
  • Kırşehir
  • Kocaeli
  • Konya
  • Kütahya
  • Malatya
  • Manisa
  • Kahramanmaraş
  • Mardin
  • Muğla
  • Muş
  • Nevşehir
  • Niğde
  • Ordu
  • Rize
  • Sakarya
  • Samsun
  • Siirt
  • Sinop
  • Sivas
  • Tekirdağ
  • Tokat
  • Trabzon
  • Tunceli
  • Şanlıurfa
  • Uşak
  • Van
  • Yozgat
  • Zonguldak
  • Aksaray
  • Bayburt
  • Karaman
  • Kırıkkale
  • Batman
  • Şırnak
  • Bartın
  • Ardahan
  • Iğdır
  • Yalova
  • Karabük
  • Kilis
  • Osmaniye
  • Düzce
ÖĞLE'YE
KALAN SÜRE 2 SAAT 9 DAKİKA

Yeni nesil gençlerden bir şey olmaz diyenler! Bu ülkede destan yazan gençlerden haberdar mı?

Hani bir türkü var ya hepimizin bildiği; Hey 15'li 15'li, Tokat yolları taşlı... diye bir türkü. Hani böyle düğünlerde, kına gecelerinde, eğlence yerlerinde çalınır. Hatta son dönemde remixleri falan da yapıldı. Hobaa eller havaya diye eşlik ettiğimiz türkü...

Ne anlattığına, ne söylediğine, hikayesinin ne olduğuna hiç bakmadan mutlaka kalkmışızdır ve bir kere de oynamışızdır. Ya bir kına gecesinde, düğün salonunda, restorantta, bir eğlence yerinde... Mutlaka oynamışızdır.

O türkü var ya işte o türkü, bir ağıttır aslında. 1. Dünya savaşı sırasında ordunun askere ihtiyacı olduğu yıllarda gücü kuvveti yerinde, bedenleri gelişmiş, harbe elverişli ve silah kullanmaya kabiliyetli olan Rumi 1315 doğumlu gençlerin arkasından yazılmış bir ağıttır o. Hey on beşli türküsü açmadan solan fidanların, bile bile ölüme koşan, vatan için coşan 15 – 20 yaşlarındaki goncaların acıklı ama bir o kadar da gururlu şehadetlerinin gerçek hikayesidir. İşe bak ki o türküyü nasıl yerleştirdiler bizim bellek altımıza, nasıl ezberlettiler ve nasıl eşlik ettiriyorlar bizi o türküye...

Bunun yanında bir de Ölürüm Türkiyem diye bir şarkı var. Ne zaman böyle milli duygularımızı dile getireceğimiz ve tek bir ağızdan eşlik ederek söyleyebileceğimiz bir ortam olduğunda hemen başlarız, damarlarımız çıkana kadar bağıra bağıra söyleriz di mi? Baş koymuşum Türkiye'min yoluna, Düzlüğüne yokuşuna ölürüm, Asırlardır kır atımı suladım, Irmağının akışına ölürüm Türkiye'm, Ölürüm Türkiye'm.

Çünkü biz bu mısraları gerçekten de inanarak söyleriz, hissederek söyleriz, tepeden tırnağa bu şarkıyı hissederiz ve gerektiğinde de hakkaten de ölürüz biz. Bu ülkenin bayrağına, ezanına, ırmağının akışına, ölürüz, tereddütsüz ölürüz hem de.

Geçen gün bir sohbet esnasında bu şarkının söz yazarının, Ölürüm Türkiyemin sözlerini 14 yaşındayken yazdığını öğrendim. Dilaver Cebeci. Bu muhabbetin sonunda da şöyle bir şey geçti "Bak o zamanın çocukları bu yaşlarda neler yazıp yaparlarmış, şimdilerin 14 yaşındakilere bir bakalım hangisi yapar böyle bir şeyi bu ruhu kaç çocuk taşıyıp yaşıyordur? diye... Böyle bir çocuklarımızı aldık, gömdük yerin dibine. Öyle ya, 14-15 yaşındaki çocuklar bomboş teneke, hiçbir vatan, millet, Kur'an, bayrak sevgisi olmadan böyle boş boş büyüyorlar di mi?

Bakın biz bu ülkenin gençlerine, bu ülkenin evlatlarına sahip çıkmak zorundayız. Onların değerli ve kıymetli olduklarını önce biz hatırlayıp ardından da çocuklarımıza bu kıymeti saklamadan gizlemeden göstere göstere yaşatmalıyız.

Neymiş; çocuğa böyle dersen şımarırmış... Şımarsın bizim çocuklarımız. Şımarsın, hakediyor bizim çocuklarımız.

Bakalım mı şimdilerin 14 yaşındaki gençlerine? Neler yapıyorlarmış? Gelin gelin gelin beraber inceleyelim.

15 yaşında Trabzon’un Maçka ilçesindeki Eren canıyla, kanıyla Ölürüm Türkiye’mi yazmadı mı?

16 yaşındaki Abdullah Tayyip Olçok, 15 Temmuz gecesi bütün hainlerin karşısına dikilip, Durun ulan burası benim namusum, burası benim toprağım. Beni çiğnemeden, beni öldürmeden buradan geçemezsiniz deyip Ölürüm Türkiye'm destanını yazmadı mı?

14 yaşında bütün ailesiyle beraber darbe gecesi Büyükşehir Belediyesinin önüne gidip Benim adım Adviye, siz beni öldürmeden, benim başkomutanıma da, bayrağıma da dokunmazsınız diyerek mermileri sırtından yiyen Adviye Gül İsmailoğlu küçücük bedeniyle Ölürüm Türkiye'm destanını yazmadı mı?

17 yaşında, hasta haliyle işinden gelip dinlenmek için yatağına uzanan, F16 sesleriyle yataktan fırlayan Mutlucan Kılıç meclisin önüne gidip sabaha kadar darbecilerle savaşıp şehadete koştuğunda Ölürüm Türkiye'm destanını yazmadı mı?

Biz bunları görmüyoruz. Biz bunlarla ilgilenmiyoruz. Biz ne yapıyoruz? İşte bizim çocuk, ya işte bomboş bunlar, bomboş... Nerede boş yahu? Cevval gibi gençler geliyor. Ama biz çocuklarımıza hak ettiği değeri vermiyoruz. Çocuklarımızla ilgilenmiyoruz. Onlara bir şey vermeden onların bir şeyleri üretmesini bekliyoruz. Bizim en büyük kabahatimiz bu...

Ve bugün çocuklarımız karnelerini aldı di mi? Kimisi iyi geldi kimisi çok da iyi gelmedi. Kendi kulaklarımla duydum. Kızı takdir getiren arkadaşım çocuğuna diyor ki "Herhalde getireceksin senelik bilmem kaç para veriyoruz okuluna."

Kağıttan, kalemden bir şey üreten yan yana getirip bir şekil vermeye çalışan çocuklarımıza ne diyoruz; "Bunu mu yaptın şimdi, yapa yapa bunu mu ortaya çıkardın?" diye tepki gösteriyoruz ya da hiç umursamıyoruz; "Bir dur, işim gücüm var, kafam çok dalgın, dizim var bir rahat bırak beni" deyip çocuğu iteliyoruz.

Millet 1 yaşından itibaren çocuğu elini buradan buraya koyuyor, hoop hemen bir program düzenliyor. En ufak yaşından itibaren yazdığı, çizdiği, ortaya çıkardığı ne varsa her resmi çerçevelettirip evinin belli yerlerine asıyor, arşivliyor onları, saklıyor.

Bakın çocuklarımıza verdiğimiz değeri, onların ne kadar kıymetli olduğunu, onların ümmetin geleceği olduğunu onlara göstermekten hissettirmekten başka yolumuz yok olmamalı da. Bir çocuk takdir gördükçe motive olur. Çocuğu ödüllendirmek böyle sepertler dolusu, torbalarla oyuncak alıp da odasına atmak değil. Çocuk bir şey yapınca onun değerini göstermek, ona teşekkür etmek, onu takdir edip motive etmek önemli olan. Bunlar belki bizim için küçük şeyler olabilir ama çocuğun dünyasında çok önemli ve kıymetli şeyler.

Çocuğa milli ve manevi şuuru aşılamak bizim elimizde. Evlerimize bir bakın yahu, aldığımız kıyafetlere bir bakın çocuklara. Evlerimizdeki tablolar; yok efendim "Ben bunu filanca dizide gördüm..." Saçma sapan ne anlattığı belli olmayan tablolarla dolu evlerimiz. Bir tane ayet yok duvarda, bir tane hadis yok. Dedesinin bir kahramanlık belgesi yok. Benim evimde, çocukluğumda bizim evin duvarında, kilimde Mescid-i Aksa vardı, Kubbet'üs-Sahra vardı. Ben Kudüs aşkıyla büyüdüm evde. Ama şimdiki evlerde hiçbir şey umrumuzda bile değil.

Kimseye kabahat bulmadan önce biz değişeceğiz. Evde konuştuğumuz şeyleri değiştireceğiz, gündemlerimizi değiştireceğiz, önceliklerimizi değiştireceğiz, çocuklarımızla paylaşımlarımızı arttıracağız, birlikte vakit geçireceğiz. Sen evde namaz kılmazsan, o evde çocuk namaz kılmaz. Sen besmele çekip de sofrada yemeğe başlamazsan çocuk sofrada besmele çekmez. Sen bayrağı evin girişine asmazsan o çocuk bayrak sevgisini bilmez.

Bakın, gelin evimizi, gündemimizi, kendimizi değiştirelim, oturup ardından da evdeki değişimi birlikte seyredelim.

Dedik ya, bugün çocuklarımız karnelerini alıyor. Eğer o karnelerde çocukların zayıfı varsa, sadece çocukların değil, o zayıf aynı zamanda bizimdir, bizim.

Çocuklarımızın nasıl bir geleceğe sahip olacağına veyahut da ileride ne olacağına bugün bizler karar veriyoruz. Onun için dikkatli olmak zorundayız. Gelecek nesilleri inşa edebilmemiz için çocuklarımıza güvenmemiz gerekiyor, onlara inanmamız gerekiyor ve onları takdir etmemiz gerekiyor.

Bu vesileyle bugün karne alan bütün öğrenci kardeşlerime, ve gece gündüz çalışıp da düzgün bir nesil, dindar bir nesil ve vatan sevgisi dolu bir nesil yetiştirmek için koşturan öğretmenlerimize de hayırlı tatiller diliyorum.

Kalın sağlıcakla.

 

 

Diğer Yazıları
Beyaz

Ağzına sağlık

Beyaz

Ağzına sağlık