7 °
İstanbul
  • Adana
  • Adıyaman
  • Afyonkarahisar
  • Ağrı
  • Amasya
  • Ankara
  • Antalya
  • Artvin
  • Aydın
  • Balıkesir
  • Bilecik
  • Bingöl
  • Bitlis
  • Bolu
  • Burdur
  • Bursa
  • Çanakkale
  • Çankırı
  • Çorum
  • Denizli
  • Diyarbakır
  • Edirne
  • Elazığ
  • Erzincan
  • Erzurum
  • Eskişehir
  • Gaziantep
  • Giresun
  • Gümüşhane
  • Hakkari
  • Hatay
  • Isparta
  • Mersin
  • İstanbul
  • İzmir
  • Kars
  • Kastamonu
  • Kayseri
  • Kırklareli
  • Kırşehir
  • Kocaeli
  • Konya
  • Kütahya
  • Malatya
  • Manisa
  • Kahramanmaraş
  • Mardin
  • Muğla
  • Muş
  • Nevşehir
  • Niğde
  • Ordu
  • Rize
  • Sakarya
  • Samsun
  • Siirt
  • Sinop
  • Sivas
  • Tekirdağ
  • Tokat
  • Trabzon
  • Tunceli
  • Şanlıurfa
  • Uşak
  • Van
  • Yozgat
  • Zonguldak
  • Aksaray
  • Bayburt
  • Karaman
  • Kırıkkale
  • Batman
  • Şırnak
  • Bartın
  • Ardahan
  • Iğdır
  • Yalova
  • Karabük
  • Kilis
  • Osmaniye
  • Düzce
İMSAK'A
KALAN SÜRE 9 SAAT 19 DAKİKA
Aydın Ünal

Aydın Ünal

Heybetli hikmetli hâkim

Ergenekon, Selahattin Demirtaş ve bazı FETÖ davalarındaki tasarruflarıyla yargı son haftalarda bir kez daha yoğun tartışmaların merkezinde yer alıyor. Kimileri verilen kararlardan memnun, kimileri değil.

Adaletin doğasında da bu vardır: Her karar herkesi memnun etmez. Hâkim de kararını verirken birilerini üzmek ya da memnun etmek kaygısıyla değil, adaleti en doğru şekilde tecelli ettirmek kaygısıyla hareket eder. Selahattin Demirtaş’ın teröre destek verdiği, ya da Yasin Börü’nün vahşice öldürülmesine azmettirdiği kanaatiyle ağır şekilde cezalandırılmasını arzu ediyor olabiliriz; hâkim bizim arzumuza ya da kanaatimize göre ve bizi memnun etmek için değil, kanunlara, delillere bakarak karar vermek zorundadır. Ya da örneğin, bize göre Osman Kavala’ya dokunmak tarihi, devrimsel bir adım olabilir; ama bizim kanaatimiz ya da arzumuz Kavala’nın adil biçimde yargılanmasının önüne geçemez.

Nihayetinde, beğensek de beğenmesek de hâkimin kararına uymak zorundayız; ama sonuna kadar eleştirmek de hakkımız.

Hukuk ve siyaset adamı Ahmet İyimaya bu durumu “Hâkimin kararı karşısında boynum eğiktir, beynim diktir” şeklinde formüle ediyor. “Hâkimin kararına uyarım ama değiştirmek için beynimi kullanırım” diyor.

Sorun şu ki, hukukta bazı durumlarda karar vermek hâkim için kolay olmuyor. Karar vermek için yazılı kanun metni yetmeyebiliyor. Alman gazeteci Deniz Yücel davası, Büyükada Casusluk Davası, Rahip Brunson davası bunlara örnek. Bugünlerde görülmekte olan Karlov Suikasti Davası da bu yönde ilerliyor. Bu ve benzeri davalarda Hâkimlerin süreç içindeki tasarrufları ve verdikleri kararlar, sadece sanıkları mağdur etmekle, belli kesimleri sevindirmekle veya üzmekle kalmıyor, adalet sistemini de sorgular hale getiriyor. Sistem sorgulanmaya başlandığında ise, en küçüğünden en büyüğüne kadar davalarda verilen kararlar tatmin edici olmaktan çıkıyor.

Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nde bu alanda çalışan Araştırma Görevlisi Serbest Ensarioğlu ile konuştuk. Ensarioğlu, günümüz hukuk ve siyaset felsefecisi Dworkin’in “zor” davalar için “Herkül Yargıç” kavramını geliştirdiğini anlatıyor. Dworkin, bazı davalarda kuralların yetersiz kaldığını ya da yazılı kuralların hâkimi adil olmayan sonuca götürebildiğini; adil bir sonuç için hakimin “yazılı kuralların dar dünyasını aşan” prensiplerle hareket etmesi gerektiğini savunuyor. Dworkin, “adalet” ve “hukukun” birbirinden ayrı olduğunu, adaletin hukukla birlikte, hâkimin beceri, sabır, ahlak, kavrayış, sezgi gibi “prensiplerle” karar vermesiyle mümkün olacağını söylüyor.

Dworkin’in teorisindeki asıl çarpıcı nokta şu: Dworkin, zor davalarda ortaya çıkacak adaletsiz kararların tüm sistemi sorgular hale getireceğini belirtiyor. Dolayısıyla, hâkimin, yazılı kurallarla birlikte prensipleri de kararlarına dahil etmesinin, sadece o davayı adil biçimde sonlandırmakla kalmayacağını, adalet sistemini de güçlendireceğini iddia ediyor.

Dworkin’in hâkimler için kullandığı “Herkül” sıfatı bize uymuyor. Hatta bu konuda acı tecrübelerimiz de var. ABD’li terörist Fetullah Gülen “Herkül” kavramını çok sık kullanırdı. Hatta Fetullahçı Terör Örgütü mensubu hâkim ve savcılar, kendilerini “Herkül” yerine koyarak, sapık cemaatleri adına yargıda terör estirmişler, yargıya güveni temelinden sarsmışlardı.

Ayrıca “Herkül”, mitolojik manası itibariyle de inançlarımızla uyuşmuyor.

Dworkin’in “Herkül” sıfatı yerine, “Heybetli” ve “Hikmetli” sıfatlarını kullanmak belki daha doğru olacaktır. Hem Dworkin’in önerilerine, hem de heybetli ve hikmetli hâkimlere en çok ihtiyaç duyduğumuz günlerde olduğumuz açıktır.

Yukarda zikrettiğim “zor” davalarda, yazılı kurallarla beraber, ahlaka, vicdana başvuracak, kararlarını cesaretle verecek hâkimlerimiz olmalı. Hâkim, kararının kimleri memnun edeceğini, kimleri üzeceğini düşünmeden, yani cesaretle, yani heybetle hareket etmeli; bunu yaparken de ahlaktan, vicdandan, toplumun hassasiyetlerinden istifade edecek bir hikmet sahibi olmalı.

Heybetli ve hikmetli hâkimler, Dworkin’in teorisi doğrultusunda adalet sistemini de güçlendirir, hukuka olan güveni yeniden tesis ederler.

Hâkimlerin verecekleri kararları sevmeyebiliriz, beğenmeyebiliriz, yeterli bulmayabiliriz; ya da kararlardan çok hoşnut da olabiliriz. Önemli olan, kararı veren hâkimin heybetli ve hikmetli olduğuna kanaat getirip, “bizim bilmediklerimizi biliyor demek ki” duygusuyla, karar karşısında tatmin olabilmek, karara güvenebilmektir.

Hukuk sistemimizin daha fazla heybetli ve hikmetli hâkime ihtiyacı var. Nasıldı o klişe? Adalet bir gün herkese lazım olabilir.

Diğer Yazıları