9 °
İstanbul
  • Adana
  • Adıyaman
  • Afyonkarahisar
  • Ağrı
  • Amasya
  • Ankara
  • Antalya
  • Artvin
  • Aydın
  • Balıkesir
  • Bilecik
  • Bingöl
  • Bitlis
  • Bolu
  • Burdur
  • Bursa
  • Çanakkale
  • Çankırı
  • Çorum
  • Denizli
  • Diyarbakır
  • Edirne
  • Elazığ
  • Erzincan
  • Erzurum
  • Eskişehir
  • Gaziantep
  • Giresun
  • Gümüşhane
  • Hakkari
  • Hatay
  • Isparta
  • Mersin
  • İstanbul
  • İzmir
  • Kars
  • Kastamonu
  • Kayseri
  • Kırklareli
  • Kırşehir
  • Kocaeli
  • Konya
  • Kütahya
  • Malatya
  • Manisa
  • Kahramanmaraş
  • Mardin
  • Muğla
  • Muş
  • Nevşehir
  • Niğde
  • Ordu
  • Rize
  • Sakarya
  • Samsun
  • Siirt
  • Sinop
  • Sivas
  • Tekirdağ
  • Tokat
  • Trabzon
  • Tunceli
  • Şanlıurfa
  • Uşak
  • Van
  • Yozgat
  • Zonguldak
  • Aksaray
  • Bayburt
  • Karaman
  • Kırıkkale
  • Batman
  • Şırnak
  • Bartın
  • Ardahan
  • Iğdır
  • Yalova
  • Karabük
  • Kilis
  • Osmaniye
  • Düzce
İMSAK'A
KALAN SÜRE 4 SAAT 25 DAKİKA
Murat Bardakçı

Murat Bardakçı

Fiyat artışlarını engellemenin yolu geçmişte cennetten çıkma dayaktan ve falakadan geçerdi!

Devlet, günlerden bu yana sebze fiyatlarındaki aşırı artışı durdurabilmekle meşgul. Bir taraftan fiyatların yükselmesinin önüne geçmeye çalışılırken diğer taraftan da tanzim satışları yapılıyor.

Çarşıda ve pazarda fiyatların durduk yere artması bu memleketin eski, hem de çok eski derdidir ve açgözlüler, karaborsacılar ve sahtekârlar hep mevcut olduğu için fiyat artışları da hep vârolmuştur.

Bugün, devletin bu işin önüne geçebilmek maksadıyla fiyatları arttıranlara karşı asırlar önce verdiği cezalardan bahsedeceğim…

Bu cezanın en hafifi  cennetten çıkma, tertemiz bir dayak ve hayli ağır para cezası idi! Ama satıcı yediği dayağa rağmen aklını hâlâ başına almayıp fiyatı arttırmakta, karaborsada yahu başta türlü sahtekârlıkta devam edecek olursa devlet adamın bütün malını-mülkünü müsadere ediverirdi!

İmparatorluk senelerinin Türkiyesi’nde, esnaf iki gruba ayrılmıştı: “Ehl-i hıref-i hassa”, yani sarayın ve askerlerin ihtiyaçlarını karşılayan resmî esnaf ile kendi loncalarına bağlı şekilde serbest çalışanlar…

Devlet asırlar boyunca yiyecek maddelerine narh uygulamış, yani belirlediği fiyatın üzerinde satılmamalarına büyük itina göstermiş, bunun için sık sık fermanlar çıkartılmış ve çarşılarda devriye gezilmişti ama fiyatı yükseltenlere yine de rastlanıyordu.

Çarşının denetimini gıdaların denetimi ile görevli olan “ihtisap ağası” veya “muhtesip” ile ağanın emrindekiler yapar, çarşamba günleri sadrazam, arada bir de bizzat hükümdar esnafı teftiş eder ve bu teftişlerde malın kalitesi yahut fiyatı ile oynayanlar çıkacak olursa işte o zaman sopadan başka çare kalmaz ama suç daha da ağırlaştığı takdirde bu defa hapis yahut sürgün gelirdi!

“PALANGA”, BİZDE “FALAKA” OLDU!

Dayak sıralamasında öncelik, falakada idi…

Çoğumuz “falaka”nın Türkçe olduğunu veya Türkçe’ye Arapça’dan geçtiğini zannederiz ama bu tâbiri biz eski Yunanca’dan aldık. Aslı “falangas” idi, gemicilik terimiydi, gemi halatlarının üzerine halka şeklinde bağlanan iki kenarlı askı demekti ve Türkçe’ye denizcilikle ciddi şekilde tanıştığımız 15. yüzyılın sonlarına doğru girmişti. “Falangas”, Latince’de “eşya taşımakta kullanılan kalın sırık” mânasına gelen “falangae” yani “palanga”, bizde de “falaka” hâlini almış ve terbiye âletinin ismi olmuştu.

Falakanın işlenen suça göre altı çeşidi vardı, yani sopa öyle paldır küldür değil, belli kurallara göre indirilirdi: Mest ve potin üstüne vurulan “hafif”ti, çorap üstüne vurulursa “az ağır”, yalınayak olursa “ağır”, ıslak ayağa indirilen “daha ağır”dı. Bükmeli ve zincirli falakaya “pek ağır”, sopayı kaldırmayarak tabanın tamamı üzerinden yavaş yavaş çekilip derinin parçalanmasına da “en ağır” denirdi…

Eski asırlarda Türkiye’ye gelen Avrupalı seyyahlar, malın kalitesini daha fazla para kazanmak maksadıyle bozan yahut fahiş fiyattan satış yapan esnafa devletin verdiği cezaları ayrıntıları ile anlatırlar…

Falaka, seyyahların yazdıklarına göre cezaların en hafifi idi. Ekmeğin, tereyağının ve sıvı yağın yanlış yahut eksik tartıldığı anlaşılırsa tüccarın veya satıcının hangi dine mensup olduğuna bakılmadan hemen falakaya yatırılırdı. Sahtekârlığın boyutu arttığı takdirde suçlunun boynuna ortası delik bir tahta geçirilir, tahtanın kenarındaki küçük kancalara pahalıya sattığı veya hile karıştırdığı mallar asılır ve sahtekârı eşeğe, bazen de katıra bindirerek herkese ibret olsun diye şehrin kalabalık yerlerinde dolaştırırlardı. Suç şayet daha da vahim ise kafadan geçirilen tahta ile beraber eşeğe ters olarak bindirilir, boynuna koyun bağırsakları asılır ve eşeğin kuyruğu ellerine verilerek sokaklarda böyle gezdirilirdi. Bu sırada hakaretin bini bir para olur, sokakta oynayan çocuklar yerden aldıkları çamuru eşeğin üzerindeki adamın suratına atarlardı…

Bürokratik sistemin bugünkü kadar ayrıntılı olmadığı ve tanzim satışının da bilinmediği devirlerde sahtekârlığı yahut fiyatı haksız şekilde arttırmayı önleyebilmek için devlet işte böyle tedbir alırdı ama hasret çekilen düzen hiçbir zaman kurulamadı, yani sahtekârlığın önü bir türlü alınamadı!

Diğer Yazıları