26 °
İstanbul
  • Adana
  • Adıyaman
  • Afyonkarahisar
  • Ağrı
  • Amasya
  • Ankara
  • Antalya
  • Artvin
  • Aydın
  • Balıkesir
  • Bilecik
  • Bingöl
  • Bitlis
  • Bolu
  • Burdur
  • Bursa
  • Çanakkale
  • Çankırı
  • Çorum
  • Denizli
  • Diyarbakır
  • Edirne
  • Elazığ
  • Erzincan
  • Erzurum
  • Eskişehir
  • Gaziantep
  • Giresun
  • Gümüşhane
  • Hakkari
  • Hatay
  • Isparta
  • Mersin
  • İstanbul
  • İzmir
  • Kars
  • Kastamonu
  • Kayseri
  • Kırklareli
  • Kırşehir
  • Kocaeli
  • Konya
  • Kütahya
  • Malatya
  • Manisa
  • Kahramanmaraş
  • Mardin
  • Muğla
  • Muş
  • Nevşehir
  • Niğde
  • Ordu
  • Rize
  • Sakarya
  • Samsun
  • Siirt
  • Sinop
  • Sivas
  • Tekirdağ
  • Tokat
  • Trabzon
  • Tunceli
  • Şanlıurfa
  • Uşak
  • Van
  • Yozgat
  • Zonguldak
  • Aksaray
  • Bayburt
  • Karaman
  • Kırıkkale
  • Batman
  • Şırnak
  • Bartın
  • Ardahan
  • Iğdır
  • Yalova
  • Karabük
  • Kilis
  • Osmaniye
  • Düzce
AKŞAM'A
KALAN SÜRE 2 SAAT 50 DAKİKA
Yasin Aktay

Yasin Aktay

Demirtaş’a ve DTK’ya şahitlik edeceksek…

HDP eski Eş-Genel Başkanı Selahattin Demirtaş tutuklu olarak yargılandığı davalardan dolayı mahkemeye ifade veriyor. Yargılandığı davalarda yaptığı savunmaların içeriğine, tutarlılığa veya tutarsızlığına girmek gibi bir niyetim yok. İlke olarak, görünürde neyle hangi açık görünen suçlamalarla olursa olsun, yargılanmakta olan herkesin kendini savunma hakkının kutsallığına inanırım. Türkiye’de yargı zaman zaman ne kadar siyasallaşma eleştirisine konu olsa da eninde sonunda işliyor.

Siyaseten ne kadar karşı olsam da yargılananların savunma hakkına müdahil olacak şekilde fikirlerimi serdetmekten kaçınırım. Yargılanan insanların masum çıkma ihtimali herşeyden önce insanlık adına daha sevindirici olsa gerek. Masumiyete her zaman kazanma şansını daha fazla tanımak lazım; nerede, hangi ideolojik veya psikolojik kısıtlar altında kalmış olursa olsun.

Bununla birlikte Demirtaş’ın özellikle 6-7 Ekim olayları esnasında insanları sokağa dökme konusunda ortaya koyduğu performans ve bunun neticesinde başta Yasin Börü olmak üzere 53 vatandaşımızın nasıl bir linç süreciyle hayatlarını kaybettiğini hep birlikte izledik. Aynı zamanda PKK gençlik örgütlenmesinin öz-yönetim adı altında Güneydoğu şehirlerinde estirdiği ve neticesinde yüzlerce kişiyi ölüme götüren hendek terörüne bizzat Demirtaş’ın verdiği açık desteği, HDP gençliğini ona yönlendirmesini de... Demirtaş’ın bu olaylarla ilgili de bir savunması vardır elbet, orasına karışmam.

Şimdi karışmama neden olan benim adımı anarak kendini savunması. Savunmasını özetlediği tweetlerinden birinde şöyle demiş: “Suçlamaya konu DTK toplantılarının bazılarına –kaderin cilvesine bakın ki- AKP milletvekilleri Galip Ensarioğlu ve Yasin Aktay ile birlikte katılmıştık. Hepsi de basına açık, legal toplantılardı.”

Sözkonusu faaliyetin bir suç tarafı varsa bizi de “şahit” değil “suç ortağı” olarak ihbar etmiş oluyor anlaşılan. Değilse, bir suç varsa ortada bizim katılımımız onu elbetteki suç olmaktan kurtarmaz. Ama galiba bize kendimizi savunma hakkı doğuruyor.

Bu savunma adına hemen soruyorum: Allah aşkına DTK örgütlenmesi veya faaliyetlerine Demirtaş’ın katılması ile benim sadece bir toplantılarına dışarıdan bir çok davetli ile beraber katılmamız aynı şey midir? Belki gerçekten Demirtaş da benim gibi dışarıdan davet edilmiştir, o yapının kendisiyle organik bir ilişkisi yoktur veya vardır bilemem, kendini savunsun. Ama bizim ismimizi böyle koymasının anlamı nedir?

Hayatım boyunca Kürt meselesinde tavrım açık olmuştur. Kürtlerin Türkiye’de birer eşit vatandaş olarak haklarına kavuşmasının yanında oldum, ama hiçbir zaman ne Kürt milliyetçiliğine ne de PKK’nın silahlı terörüne en ufak bir prim vermedim. PKK’nın silahı bırakması ve Türkiye’de bir normalleşmenin yaşanması doğrultusunda hem Türkiye için hem de bizzat Kürt halkının yararı için bir sorumlu vatandaş olarak elimden gelen katkıyı yapmaya çalıştım. O günlerde böyle bir süreç işliyordu. PKK’nın silahları bırakması ve meselelerin siyasallaşabileceği bir alanın açılma ihtimali görünüyordu. DTK yeni ilan edilmiş ve bir çok siyasetçi, akademisyen, aydını konuları tartışmak için davet etmişti. Ben o zaman milletvekili olmadığım gibi AK Parti üyesi bile değildim. Bir akademisyen, gazete yazarı ve Stratejik Düşünce Enstitüsünün başkanı sıfatımla katılmıştım.

Demirtaş’ın dediği gibi ‘toplantılara” değil, “sadece bir toplantıya” ve “kendisiyle beraber” değil, “kendi başıma” katılmış, kendi görüşlerimi de ifade etmişim. O toplantıdan sonra yazdığım yazıdan iktibas da yapmış Demirtaş. Oysa aynı yazıda iktibas ettiği paragrafın devamı var ve bu, benim o gün bir defa davet üzerine katılmış olduğum toplantıda söylediklerimi ve o toplantı hakkındaki izlenimlerimi ifade ediyor. Demirtaş’ın savunmasını asla zora sokmak için değil, şahsım hakkında oluşabilecek yanlış anlamalara karşı kendimi doğru ifade adına aynen aktarıyorum.

“…Oysa Demokratik Özerkliğin tek taraflı ilanı gibi bir tutum hiç de demokratik değildir. Üstelik bu özerkliğin içini kendine göre ayrıntılarıyla boyutlandırarak bir örgüt merkezinden ilan etmenin bağdaşmayacağı belki tek şey demokrasidir.

BDP’liler Güneydoğu’da uygulamaya çalıştıkları kent konseyleri, komünler, mahalle ve köy örgütlenmelerine “halkın kendi kendini örgütlemesi” ve doğrudan demokrasi örneği olarak bakılmasını istiyorlar. Oysa bu örneklere yakından bakıldığında açıkça görülen şey halkın kendi kendini örgütlemesinden ziyade iyice profesyonelleşmiş ve elinde silah bulunan bir örgütün halkı yönetmesinden başka bir şey değil. Bugün iyi kötü demokratikleşmiş bir devletin yerine otorite iştahlı örgütü ikame eden bu yönetim biçiminin halk üzerinde nasıl bir totaliter ara rejime dönüştüğü de ayrı bir gerçek.

Bu arada demokratik özerklik projesinin bir parçası olarak gündeme getirdikleri öz-savunma birliklerinin kimi kime karşı savunacağı konusunda bölgede bile inandırıcı bir argüman ileri sürülemiyor. Galip Ensarioğlu, bu birliklerin bırakınız ayrılık kaygısını, Kürdün Kürtler üzerindeki silahlı tahakkümünden başka bir sonuç doğurmayacağı uyarısını yapıyor haklı olarak.

Kürt siyasetine soyunanların sürece yaklaşımlarında farklı eğilimler göze çarpıyor. Bir kısmı sürecin bu şekilde gelişiminde devletin demokratikleşme yönündeki değişiminin önemli bir rolü olduğunun farkında. Ama bir kısmının da devletteki yumuşamanın veya Kürt tanınmasının silahlı mücadele sayesinde başarılmış olduğuna inandığı görülüyor. Devlete karşı bir zafer kazanmış olma duygusuyla taleplerini tartışmıyor eylem planını deklare ediyor gibiler. Bu esnada aslında bir müzakere olarak siyasallığı reddeden bir noktaya savruluyorlar. Muhtemelen hesaba katmadıkları şey bugün “Kürdü tanıma” ve giderek “bütün taleplerini görme” noktasına gelen devletin silah zoruyla değil hukuk ve siyasetle bu noktaya gelmiş olduğudur. Demek ki otuz yıldır silahla konuşmaya alışmış olan devletin ölmekten ve öldürmekten hiçbir zaman yılmayacağını hâlâ anlamamışlar.

Oysa silahlı çatışmanın bugün bile yeniden başlamasını can-u gönülden arzu eden ve bu uğurda gerektiğinde bin bir türlü entrika çevirmekten geri durmayan bir devlet katmanı hâlâ mevcut ve bu katman kendi hayatiyeti açısından savaşı bir gereklilik olarak görüyor. O yüzden Kürt siyaseti adına barışı bir zafer olarak algılama yanlışına düşmeye kimsenin hakkı yok. Özellikle Türkiye örneğinde ve Kürt sorunu bağlamında savaşın birileri için “kârlı bir yatırım alanı” olarak görüldüğünü hiçbir zaman unutmamak lazım.

O takdirde bu kârdan pay almak gibi bir hesapları olanlardan başka kim bu alanı açık tutmakta ısrar edebilir acaba?”

Diğer Yazıları