10 °
İstanbul
  • Adana
  • Adıyaman
  • Afyonkarahisar
  • Ağrı
  • Amasya
  • Ankara
  • Antalya
  • Artvin
  • Aydın
  • Balıkesir
  • Bilecik
  • Bingöl
  • Bitlis
  • Bolu
  • Burdur
  • Bursa
  • Çanakkale
  • Çankırı
  • Çorum
  • Denizli
  • Diyarbakır
  • Edirne
  • Elazığ
  • Erzincan
  • Erzurum
  • Eskişehir
  • Gaziantep
  • Giresun
  • Gümüşhane
  • Hakkari
  • Hatay
  • Isparta
  • Mersin
  • İstanbul
  • İzmir
  • Kars
  • Kastamonu
  • Kayseri
  • Kırklareli
  • Kırşehir
  • Kocaeli
  • Konya
  • Kütahya
  • Malatya
  • Manisa
  • Kahramanmaraş
  • Mardin
  • Muğla
  • Muş
  • Nevşehir
  • Niğde
  • Ordu
  • Rize
  • Sakarya
  • Samsun
  • Siirt
  • Sinop
  • Sivas
  • Tekirdağ
  • Tokat
  • Trabzon
  • Tunceli
  • Şanlıurfa
  • Uşak
  • Van
  • Yozgat
  • Zonguldak
  • Aksaray
  • Bayburt
  • Karaman
  • Kırıkkale
  • Batman
  • Şırnak
  • Bartın
  • Ardahan
  • Iğdır
  • Yalova
  • Karabük
  • Kilis
  • Osmaniye
  • Düzce
İKİNDİ'YE
KALAN SÜRE 33 DAKİKA
Yasin Aktay

Yasin Aktay

Bu muyuz biz? Şu şehir aynasında gördüğümüz biz miyiz?

Hazır şehirlerimizin kimin tarafından ve nasıl yönetileceği üzerine bir seçime gidiyoruz, vesile edinip bir süre şehir üzerinde düşünmekte büyük fayda var.

Şehir üzerine düşünmek insanın kendisi üzerinde düşünmesi, hatta bu düşüncede önemli bir aşama kaydetmesi demek. İnsan, tabiatı itibariyle kendisi üzerinde düşünebilen tek varlık.

Düşünebiliyor olması, bu imkanını kullanıyor olduğu, yani düşündüğü anlamına gelmiyor tabi. Tıpkı düşünebiliyor olması her düşündüğünün isabetli, sağlıklı olduğu anlamına gelmediği gibi.

İnsanın kendi üzerinde düşünmesi, kendini tanıması, kendinin farkında olması, aklının sınırlarını bilmesi, kişiliğinin güçlü ve zayıf yanlarını öğrenmesi, iyi duyguları kadar kötü duygularının farkına varması; mesela kibrinin, nankörlüğünün, kıskançlığının ve çekemezliğinin, bencilliğinin ve sadizminin, bir dizi kompleksinin canlandığı anları izlemesi, dolayısıyla kendini kontrol etmesi. Bütün bu farkındalığı sağlayacak bir şehirlilik mi arıyoruz?

Aslında şehir içinde yaşayanın en canlı ve en yoğun şekilde yaşadığı bütün bu duyguların farkına varmak kendi üzerinde düşünmenin bir erdemi. İnsan salt akıldan ibaret değil tabi. İnsan salt felsefi metinlerde adını sıkça zikrettiğimiz şu büyük harfli “İnsan” da değildir.

O resimlerde çizilen bir insan da yok aslında.

İnsan hep ete kemiğe bürünmüş bir anne ve bir babadan doğmuş, kendi özel hikayesiyle, kendini mutlaka başkalarından ayırt eden özel yanlarıyla temayüz etmiş, bir yaşı, bir cinsiyeti, bir mesleği, bir memleketi, bir tipi, bir kendine özgü bedeni, bir dili, bir cemaati, bir akrabalıklar bağı, bir sosyal çevresi olan bir özne olarak var oluyor.

Şehir böyle insanların toplamının oluşturduğu bir birliktelik. Bu birliktelikler de yine büyük harfli her yerde aynı özelliklere temayüz eden bir şehir ortaya çıkarmıyor. O şehirleri oluşturan küçük harfli insanların oluşturduğu, organize ettiği, renklerini, karakterlerini ve canlılıklarını verdikleri yerdir şehirler.

Oysa daha önce yine bir vesileyle Ahmet Hamdi Tanpınar’ın büyük bir edebi zarafetle resmetmiş olduğu Beş Şehir’den geleceğin Türkiye’sinde bir eser kalıp kalmayacağını sormuştuk. O Beş Şehirin temsil ettiği, her birini ayrı bir gezegen farklılığında, canlılığında ve kimliğinde mütemayiz kılan o şehir ruhu, betonarme binalar, her biri birbirine benzeyen cadde, sokak, alışveriş merkezleri ve sair modern kent mekanlarıyla nasıl da klonlanmış gibi durmaya başlamıştı.

Artık bir şehri merak etmenize, merak etmişseniz onu zahmet edip gidip gezmenize gerek yoktur Anadolu’da, birini gördüğünüzde hepsini görmüş gibi oluyorsunuz nasılsa. Hepsi birbirinin aynısı bu türden binalar ve mekanların serpiştirmeleri.

Burası gerçekten tam da şehirlerin şehirlere ulandığı yer gibi (tabii ki, şehir değil “ölüm” dü şirdeki). Oysa şair İsmet Özel’in dediği gibi, hayat bir başka hayata karşıdır ve bu karşı olmaklığında bulur hayatiyetini.

Buraya kadar mıdır peki? İnsanın bu dünyadaki hikayesinin sonuna mı gelmiş olacağız? Bütün insanların da birbirine ulandığı yerde insanın da sonuna gelmiş olmaz mıyız?

Tam olarak böyle olması mümkün değil tabi, ama bu sözde modern dünyada ortaya konulmaya çalışılan şehir pratiklerinde hayat boyutunu yoksayan, bütün şehirleri birbirine benzetirken, şehrin hayatına kast eden bir yaklaşım sözkonusu.

Neticede şehirleri bu hale getiren, kendi hayatiyetinin tam aksi bir noktaya getirip donduran, canlı olan insanın kendisi. Bir tercihle olmuştur herşey ve bir başka tercihle başka bir yere doğru gelişebilir.

Tarih boyunca bu dünyaya dair bir iddiası olan bütün medeniyetler, iddialarını, kurdukları şehirler üzerinden göstermeye çalışmışlardır. Şehirler sadece kurulan medeniyetlerin görkem şovlarının ifadesi olmamıştır. Böyle olanları da olmuştur tabii. İnsanın kibrinden, başka toplumlara, medeniyetlere hatta Tanrı’ya meydan okumaktan başka bir anlamı ve amacı olmayan şehirler de kurmuştur insanoğlu.

O tür şehirler sadece böylesi bir iddiaya dayanmışsa onları kuran irade ömrünün sonuna geldiğinde, kurdukları şehirler de kendileriyle birlikte sönüp gitmiştir. Çünkü İbn Haldun’un dediği gibi, onları besleyen badiyeler de yoksa hele, o şehirleri ayakta tutacak bir gerçeklik de olmadığı için önce zayıflamış sonra yok olup gitmiştir.

Şehirlerin yönetimi olayını elbette kimin şehirler üzerinde iktidar kuracağı basitliğinde almamamız gerek. Şehirler insanların bütün medeniyet iddialarını gösterme imkanı bulabilecekleri yegane mekanlardır.

Medeniyet iddiası lafı oldum olası pek yakınlık duyduğum bir deyim olmamıştır, ama bir netice olarak içimizde ne varsa dışa vuranın da o olduğu gerçeğinde anlaştığımız taktirde, bugünkü şehirlerimizde şikayetçi olduğumuz ne varsa bunun bizim içimizdekinin bir yansıması olduğunu gözardı etmemeliyiz. Kendi üzerimizde düşünmemize yol açacak olan şehir üzerine düşünmeye belki buradan başlamamız lazım.

Şehirlerimize bakarak içimizi bir kez daha kontrol etme fırsatı bulabiliriz. Bu muyuz biz? Şu şehrin aynasında gördüğümüz biz miyiz?

İyi de bu şehirleri biz kaç yıldır yönetiyoruz ki diyen sesleri duyar gibiyim.

Mevzuyu sadece mimariden ibaret görmüyoruz tabi. İnsan ilişkilerinden, birbirimize bakışımızdan, bir şehirde organik işbölümünü ve beraberliği kurgulayıp uygulama biçimlerimizden, dayanışma eksiklerimizden veya fazlalıklarımızdan bahsediyorum.

Beden siyaseti de diyebiliriz buna. Bir toplumu bir bedenin bütünlüğü, uyumu, güzelliği ve işlevselliği içinde tutabilme mahareti.

Eskiler şehir ve siyaset üzerinde düşünürken tam da bu noktadan hareket ederlerdi. Biz de bu hattan biraz düşünmeye devam edelim..

Diğer Yazıları