23 °
İstanbul
  • Adana
  • Adıyaman
  • Afyonkarahisar
  • Ağrı
  • Amasya
  • Ankara
  • Antalya
  • Artvin
  • Aydın
  • Balıkesir
  • Bilecik
  • Bingöl
  • Bitlis
  • Bolu
  • Burdur
  • Bursa
  • Çanakkale
  • Çankırı
  • Çorum
  • Denizli
  • Diyarbakır
  • Edirne
  • Elazığ
  • Erzincan
  • Erzurum
  • Eskişehir
  • Gaziantep
  • Giresun
  • Gümüşhane
  • Hakkari
  • Hatay
  • Isparta
  • Mersin
  • İstanbul
  • İzmir
  • Kars
  • Kastamonu
  • Kayseri
  • Kırklareli
  • Kırşehir
  • Kocaeli
  • Konya
  • Kütahya
  • Malatya
  • Manisa
  • Kahramanmaraş
  • Mardin
  • Muğla
  • Muş
  • Nevşehir
  • Niğde
  • Ordu
  • Rize
  • Sakarya
  • Samsun
  • Siirt
  • Sinop
  • Sivas
  • Tekirdağ
  • Tokat
  • Trabzon
  • Tunceli
  • Şanlıurfa
  • Uşak
  • Van
  • Yozgat
  • Zonguldak
  • Aksaray
  • Bayburt
  • Karaman
  • Kırıkkale
  • Batman
  • Şırnak
  • Bartın
  • Ardahan
  • Iğdır
  • Yalova
  • Karabük
  • Kilis
  • Osmaniye
  • Düzce
İMSAK'A
KALAN SÜRE 5 SAAT 9 DAKİKA
Yasin Aktay

Yasin Aktay

Birbirimize rol kesiyoruz da, nereye kadar?

Dünyanın kurulu düzeni herkesin gönüllü olarak katıldığı, herkesin bu oyun için asıl kişiliğinden, kimliğinden feragat ederek, kendisine yazılmış role uygun kostümleri takınıp maskeleri giydiği bir tiyatro oyunu gibidir.

Öyle diyordu Erwing Goffman, bir süre önce devamını yazacağımızı vaat ettiğimiz kitaplarıyla ilgili yazımızda. Birbirimize rol yaparak yaşıyoruz aslında. Herkes yaptığı rolle kendi doğallığının dışına çıkıyor ve bu hayatımızın rutini. Herkes bu rutine hazırlanarak katılıyor.

Tuhaf olanı çoğu kez doğallığı da savunan, onu yücelten bir söyleme de hep birlikte prim veriyor olmamız.

“Ya olduğun gibi görün ya da göründüğü gibi ol” diyeni beğeniyoruz. Bu sözün sözler içinde bir yeri oluyor. Oysa gerçekten sosyal ilişkilerde protokolleri aşarak olduğu gibi görünen birine dünyayı dar edebilir, onu hep birlikte linç bile edebiliriz.

Düşünsenize bir öğretmensen öğretmenin gerektirdiği hal ve davranışları, rolünün gerektirdiği repliklerle, kostümlerle oynamanız gerekiyordur. Doğal, içinden geldiği gibi davranan bir öğretmenin veya doktorun veya babanın veya annenin neler yapabileceğini kimse kestiremez bile. Çünkü insanın doğal davranmaya başladığında içinden ne tür davranışlar sergileyeceğinin haddi hesabı yoktur. İnsanoğlunu tutan gelenekler, habituslar, davranış kalıpları olmadığında önünde sınırsız davranış seçenekleri vardır.

Rolümüzü biraz da insanların bizden olan beklentileri yazıyor ve bizim o beklentilere cevap vermekten ne beklediğimiz de belirliyor.

Tabi bir de bu temel davranış düzeyinin ötesinde insanların kurdukları tiyatro düzenleri vardır. Uluslararası ilişkiler düzeni bir ölçüde bu tiyatronun sahnelendiği yerdir. Kimsenin gerçek yüzünü diplomatik söylemlerde göstermediği halde, hatta sadece kendisine yazılan replikleri ifade ettiği, kendisinden beklendiği gibi davrandığı halde, fiilen herkesin kendi doğal rolünü oynadığı sahneler.

Bu tiyatro sahnesini bozan, sahne arkasını gösteren sıradışı liderler olur. Hiç kuşkusuz Trump onlardan biridir. Görevi devraldığı günden beri Körfez ülkeleri ile ABD arasında AB ülkeleri ile ABD arasında süregelen tiyatronun tiyatroluğunu kendi sıradışılığıyla gözler önüne seren bir performans sergiledi.

Bu tiyatronun tiyatro vasfını, ikiyüzlü vasfını ortaya koyan vakalar da oluyor kuşkusuz. 15 Temmuz, Mısır’daki darbe ve Kaşıkçı vakalarının bu maske indirici vakalardan olduğunu rahatlıkla söyleyebiliriz.

Yaşadığımız dünyadaki gelişmeleri bir teorinin sınırları içine sığdırmak mümkün değil. Sosyal dünyayı tiyatro ve maskeler metaforu üzerinden teorileştiren Goffman Benliğin Sunumu isimli, temel tezini ortaya koyduğu ilk büyük eserinden sonraki çalışmalarda da benliğin sunumunun farklı düzeylerine yoğunlaşarak tezini daha da detaylandırmaya çalıştı.

Damga isimli yine meşhur kitabında Örselenmiş Kimliğin İdare Edilişi Üzerine (Çev. Ş. Geniş, L. Ünsaldı, S.N. Ağırnaslı, 2014) düşünürken özellikle toplumda hastalık, suç veya başka kimlik özellikleri dolayısıyla damgalanmış insanların toplum içinde oluşturduğu farklı gruplaşmaların bir tür sembolik etkileşimci analizini de üstlenmiştir.

Bu kitabından hareketle bir toplumda azınlık kimliklerin nasıl bir damgalanmayı temsil ettiği üzerinde düşünülebilir. Frantz Fanon’un meşhur örneğiyle, apartheid döneminde Güney Afrika’da bir zencinin yolda yürürken karşıdan gelen bir kadının yanındaki çocuğun önce “bak anne bir zenci” deyişi ve yaklaştıkça bu sözü bu sefer endişeyle, sonra korkarak tekrarlaması ve iyice yaklaştığında annesinin kucağına atlayışı hatırlanabilir. Bu örnekte o zencinin kendisini nasıl gördüğü, o çocuğun ve annesinin kendisini nasıl gördüğüne dair bilinci ve bu bilinçle izlenimlerini idare etmede dayandığı sınırlar tam da Goffman’ın örselenmiş kimliğin idare edilmesine dair yazdıklarını çok iyi anlatıyor.

Goffman’ın Etkileşim Ritüelleri: Yüz Yüze Davranış Üzerine Denemeler (çev. Adem Bölükbaşı, 2017) ile Tımarhaneler: Akıl Hastalarının ve Kapatılmış Diğer Kişilerin Toplumsal Durumu Üzerine Denemeler (çev. Ebru Arıcan, 2015) isimli kitapları da, izlenimlerin idaresinin biri günlük hayat içinde tam sahne performansı olarak gerçekleştiği ritüeller düzeyinde diğeri ise akıl hastalıkları için tahsis edilmiş ve kendisinin “tam kurum’ olarak ayırt ettiği mekanlarda, akıl hastanelerinde, doktor-hasta ilişkilerinin çok radikal biçimde maskelenerek, dekorlanarak, ortaya konulduğu performans düzeyinde ele alınmaktadır. Günlük hayat içindeki yüzyüze ritüeller ise tam bir sahne performansı içinde jestler, mimikler, beden dili gibi araçlar yoluyla ortaya konulur.

Goffman’ın metinlerini Michel Foucault’nun deliliğin doğuşu ve akıl hastaneleri ve hapishanenin doğuşu üzerine yazdıkları paralelinde okumak ayrıca ilginç ve velut bir yöntem olabilir. Ancak Goffman’ın insana sosyal hayat içinde verilmiş rolleri oynama konusundaki yükümlülüklere yaptığı vurgu bireyi kendi performansında bir özgünlük ve fark ortaya koymaktan alıkoyan bir determinizme izin vermez. Marx’ın Lois Bonabart ve 18 Brumaire’in girişinde kıça atıf yapılan sözü “tarihi insan yapar, ama kendisine yazılmış rolü oynayarak” derken insana biçtiği determinist kadere prim vermez Goffman.

Aynı şekilde Durkheim ve sonraki yapısalcı işlevselcilerin insanı tamamen toplumun belirlediği, kendine ait bir varlığı olmadan büyük organizmanın mukadder bir organına indirgendiği, bireye hiçbir varlık alanı tanımayan anlayışa da izin vermez. Toplumda aldığı yere göre kendisine önceden biçilmiş rolleri oynarken ortaya koyduğu performans ona aynı zamanda bir fark ortaya koyabilecek kadar çok seçenek de sunmaktadır.

İnsan kendisine ne rol yazılırsa yazılsın sonsuz davranış seçeneklerine sahiptir ve her zaman uluslararası veya ulusal veya yöresel zulmü bir kader gibi gören anlayışa karşı özgürce varolmanın bir yolunu bulabilir. Goffman’ın dramaturjisi her zaman bir başka ihtimal olabileceğini de bir kez daha hatırlatır.

Goffman’ın Metis Yayınlarından çıkan Benliğin Sunumu isimli kitabından daha önce bahsetmiştik. Burada bahsettiğimiz diğer üç kitabı da Heretik Yayınlarından başarılı çeviri ve baskılarla çıkmış.

Çeviri ikamesine hala epey bağımlı olan düşünce hayatımız açısından önemli bir kazanım.

Diğer Yazıları