16 °
İstanbul
  • Adana
  • Adıyaman
  • Afyonkarahisar
  • Ağrı
  • Amasya
  • Ankara
  • Antalya
  • Artvin
  • Aydın
  • Balıkesir
  • Bilecik
  • Bingöl
  • Bitlis
  • Bolu
  • Burdur
  • Bursa
  • Çanakkale
  • Çankırı
  • Çorum
  • Denizli
  • Diyarbakır
  • Edirne
  • Elazığ
  • Erzincan
  • Erzurum
  • Eskişehir
  • Gaziantep
  • Giresun
  • Gümüşhane
  • Hakkari
  • Hatay
  • Isparta
  • Mersin
  • İstanbul
  • İzmir
  • Kars
  • Kastamonu
  • Kayseri
  • Kırklareli
  • Kırşehir
  • Kocaeli
  • Konya
  • Kütahya
  • Malatya
  • Manisa
  • Kahramanmaraş
  • Mardin
  • Muğla
  • Muş
  • Nevşehir
  • Niğde
  • Ordu
  • Rize
  • Sakarya
  • Samsun
  • Siirt
  • Sinop
  • Sivas
  • Tekirdağ
  • Tokat
  • Trabzon
  • Tunceli
  • Şanlıurfa
  • Uşak
  • Van
  • Yozgat
  • Zonguldak
  • Aksaray
  • Bayburt
  • Karaman
  • Kırıkkale
  • Batman
  • Şırnak
  • Bartın
  • Ardahan
  • Iğdır
  • Yalova
  • Karabük
  • Kilis
  • Osmaniye
  • Düzce
ÖĞLE'YE
KALAN SÜRE 41 DAKİKA
Murat Bardakçı

Murat Bardakçı

Atatürk

1940’lı senelerde şeyhliğini Kemal Pilavoğlu’nun yaptığı “Ticanîlik” tarikatı vardı ve Ticanîler giriştikleri eylemler sayesinde hayli meşhur olmuşlardı…

Silâh kullanmıyorlardı, yaptıkları işler başlangıçta sadece dillerinde idi. Hemen her vesile ile Atatürk’e hakaret ediyorlardı, 1949’da Meclis’in dinleyiciler locasında Arapça ezan okumuşlar, Demokrat Parti’nin 1950’de işbaşına gelmesinin ardından da metodlarını değiştirip Atatürk heykellerine saldırmaya, heykelleri tahribe başlamışlardı.

Meclis’in 1951’de Cumhurbaşkanı Celâl Bayar’ın ağırlığını koyması neticesinde kabul ettiği ve “Atatürk’ü Koruma Yasası” diye bilinen 5816 sayılı meşhur kanunun çıkartılmasının temel sebebi, Ticaniler’in heykellere yaptıkları saldırılardı. Kanunun ilk maddesindeki “Atatürk’ü temsil eden heykel, büst ve âbideleri ….tahrip eden, kıran, bozan veya kirleten…” ifade ile bu saldırılar kastediliyordu.

Atatürk’e saldırıların son zamanlarda gittikçe arttığını herhalde farketmişsinizdir. Nâdiren de olsa bir-iki meczup, ama hakikaten raporlu birileri heykellere yine saldırıyorlar fakat asıl yoğun saldırılar artık sözlü şekilde, Atatürk’ün hatırasına hakaret edilerek yapılıyor ve uzun zamandır pek işletilmeyen Koruma Kanunu’nun da toplumdan gelen tepkiler üzerine uygulanması ile gerginlik arttıkça artıyor.

Artık hakaret, hem de ağır hakaret seviyesine gelmiş olan sözlü saldırıların gittikçe sık yaşanmasının sebepleri çeşitlidir ve bu artışta sadece saldıranların değil, Kemalist kesimin de kabahati vardır.

HAKARET EKMEK KAPISI OLDU!

İnsanımız öncelikli bilgi kaynağı olarak kulaktan dolma şifahî malûmatı tercih eder ve Atatürk bahsi de etrafta mebzul miktarda, sayılamayacak kadar bol sayıda mevcut olan bazı adamlar için tükenmez bir hazinedir!

Böylelerinin bir kısmı obsesiftir, yani takıntılıdır, veya “nefret tarihçiliği” yapar; devlete, memlekete ve Atatürk’e her vesile ile veryansın ederek geçimini bulmaya çalışır, devletin kurucusunun yerine başka isimleri koyma hevesi gibi saçmalıklarla uğraşır yahut Tek Parti döneminde dinî alanda maalesef yaşanmış olan bazı baskıların bu kadar sene sonra intikamını alabilme peşindedir…

Bunların yanında bazıları da vardır ki üstad geçinmek, etraflarında bir hayran kitlesi teşkil etmek ve her dâim isimlerinden bahsedilmesini sağlamak maksadıyla Atatürk hakkında uydurur da uydururlar, işi hakarete kadar götürür ve hakaretlerini sadece Atatürk’e değil annesine, babasına, ailesine ve uzak-yakın bütün çevresine bulaştırmaya çabalarlar.

Derken işin içine maddiyat girer, ettikleri hakaretleri ticarîleştirir ve attıkları palavralar maalesef para getirir, adamların geçim kaynağı olur!

Ama söyledikleri sadece gerçek dışı iddialardan, yalanlardan ve hakaretlerden ibarettir. Dayandıkları hiçbir kaynak veya belge yoktur, iddiaları “Falanca efendi bana demişti ki….” yahut “Bu hadiseye bizim mahalle bakkalının kardeşinin oğlunun kayınbiraderinin dayısı olan Abuzüddin ağabey şahit olmuş…” meâlinde sözlerdir.

Dedikodu yapıp aleyhte bulunmak ve ifrat-tefrit merakı millet olarak kanımıza işlemiş ya! Böylelerinin uydurduğu herşey mutlaka müşteri bulur, kulaktan kulağa dolaşır, dolaştıkça çığ gibi büyür, büyüdükçe “nas” hâlini alır ve artık sadece konuşulmaz, yazılırlar!

Dikkat ederseniz, Atatürk hakkında şimdiye kadar bu şekilde iddiaları ortaya atmış kişilerin söylediklerini devlet arşivlerindeki birkaç evrak dışında özel arşivlerde gizli kalmış ve gerçek belgeye dayandırmadıklarını, sadece konuştuklarını görürsünüz! Şimdiye kadar hiçbiri bir tane bile olsun belge yayınlamamış ama bol bol konuşmuşlardır…

Bu kadar sene içerisinde ortaya böyle iddiaları destekleyen ve “belge” olduğu iddia edilen tek bir evrak sürüldü: Zübeyde Hanım’ı konu alan, daha doğrusu hem iftira hem de hakaret eden ve 1990’larda, hilâfet meraklısı bir grubun Almanya’da yayınladığı “Mustafa Kemal’in Babası Kim?” isimli broşürün içerisindeki mahkeme kararı olduğu iddia edilen belge…

Ama gelin görün ki belge düzmece idi, üstelik öylesine cahilce hazırlanmıştı ki neresinden tutsanız elinizde kalıyordu! Bir mahkeme ilâmının taşıması gerektiği şekil şartlarına hiçbir biçimde uymaması bir tarafa, birkaç satır içerisinde yirmi küsur imlâ hatâsı yapılmıştı, 19. asrın resmî yazı dili yerine bugünün Türkçesi ile kaleme alınmıştı ve sözümona belge “Beni eski harflerden de, imlâdan da bîhaber bir zavallı uydurdu” diye bas bas bağırıyordu ve o zaman gazetede tarafımdan zevkle paçavraya çevrilmişti…

DİĞER TARAF NE YAPTI?

Peki, bütün bunlara karşı diğer taraf ne yaptı?

Hiçbirşey! Onlar da sadece konuştular ve slogan attılar ve bazıları da bu defa Atatürkçülüğü meslek hâline getirdi!

Tek Parti döneminde Mevlid taklidi birşeyler karalanıp “Atatürk Mevlidi” diye ortaya sürüldü, sözlüklere “Kemalizm, Türkler’in dinidir” diye yazıldı, her 19 Mayıs’ta 1950’lerden yahut 60’lardan kalma üstü açık bir otomobile Atatürk’ün büstü yerleştirip sokak sokak dolaştırıldı, sonraları siması Atatürk’e benzeyen tiyatrocuların önünde hüngür hüngür ağlaşıldı, Atatürk’ün elyazısındaki harfler “Atatürk fontu” diye bilgisayar fontu yapıldı, ıslanmaması için heykeline şemsiye tutuldu ve sloganlar ile beraber bol bol da marş söylendi ve neticede başörtüsü şeriatın, alkol de lâikliğin sembolü zannedilir oldu!

Atatürkçü ve Atatürk karşıtı kesimin birleştiği nokta işte burasıdır: Memleketin ortak değeri konusunda bile okumamak, araştırmamak, ciddî birşeyler yazmamak, buna mukabil bol bol, durmadan konuşmak!

Bir misal vereyim: Üniversitelerimizde dünya kadar “Atatürk İlkeleri ve İnkılâp Tarihi” bölümleri vardır ama buralarda yapılan çalışmalar şimdiye kadar “Senin mavi gözleriiiiin””, “Devrimlerinin izindeyiiiiz!” ve “Bizi sen yarattın, sen olmasaydın biz de olmazdık!” çizgisinden bir adım olsun ileriye gidememiştir.

Bugün mükemmel bir Atatürk biyografisinin hâlâ yazılamamış olması bir tarafa, Mustafa Kemal’in aile kayıtları ve Selânik’teki gençlik seneleri ile çok önemli belgeleri yayınlamak bile bize değil Yunanlı bir tarihçiye, Vasilis Dimitriadis’e nasip olmuş ve Dimitriadis, Atatürk’ün şimdiye kadar pek bilinmeyen o senelerinin ayrıntılarını iki sene önce “Bir Evin Hikâyesi. Selânik’teki Mustafa Kemal Atatürk’ün Evi ve Ailesi Hakkında Türkçe ve Yunanca Belgeler” isimi kitabında biraraya getirmiştir!

Bugün yaşanan Atatürk aleyhtarı hareketlerin en önemli sebeplerinden biri de, 12 Eylül döneminde Atatürk’ün doğumunun yüzüncü yıldönümü münasebeti ile zirveye çıkan ilâhlaştırma çabasıdır ve ilâhlaştırma hevesi hâlâ devam etmektedir!

Siz ortaya okunup öğrenecek bir şey koymaz ve konunun slogan boyutunda kalmasında ısrar edip abartıya kaçarsanız, karşı taraftaki gayrımemnun kitlenin bundan istifade etmesi ve palavra üstadları ile nefret tarihçilerinin açtıkları yola girmeleri kaçınılmaz olur.

Türkiye’de Atatürk konusunda bugün ifrat ile tefrit arasında böyle bir çekişme yaşanıyor!

İKİ FARKLI DÖNEM

Atatürk’ü iki ayrı dönemde mütalâa etmek gerekir: İstiklâl Harbi’nin muzaffer kumandanı “asker” Gazi Mustafa Kemal Paşa ve Türkiye Reisicumhuru “siyasetçi” Mustafa Kemal Atatürk!

Mustafa Kemal’in asker tarafını, özellikle de İstiklâl Harbi’ndeki rolünü inkâr etmek sadece bir akıl tutulmasından ibarettir; askerî muvaffakiyeti ortadadır. Hele benim gibi İstanbul’un kapkaranlık işgal senelerini yaşamış olanları bizzat dinlemiş ve Millî Mücadele’nin hangi şartlar altında muvaffak olduğunu yine mücadeleye katılanlardan işitmiş iseniz “İstiklâl Harbi yoktur!” veya “İnönü Savaşları olmamıştır” diye geveleyen şimdilerin profesör unvanlı kazık kadar adamlarına yahut Lozan’ın metnini hayatında bir defa olsun doğru dürüst ve dikkatini vererek okuma zahmetine katlanmayan ama “Bu metin anlaşma değil, sefalettir” teranesini tutturanları ciddiye almaz, “çatlak” der geçersiniz…

Ama, Atatürk’ün hayatının ikinci dönemi, yani “Reisicumhurluk” senelerini elbette yorumlayabilir, size yanlış ve ters gelen kararlar ile uygulamalar varsa bunlar hakkındaki kanaatinizi tabii ki söyleyebilirsiniz ama konuyu bilgiye ve belgeye dayandırarak, edep dairesinde kalarak ve hakareti hatıra bile getirmeden! Zira kiminle yahut hangi konuyla ilgili olursa olsun, eleştiri ile hakaret erasındaki farktan bîhaber kalınarak yapılan yorumlar eleştiri ve fikir hudutlarını aştığı takdirde ortaya çıkan sadece terbiyesizliktir ve birilerine karşı böyle davranıp hakaret etmeye kimsenin hakkı yoktur!

Şimdilerde bu hakaret dolu teraneleri sarfedenlerin hiç durmadan şikâyet ettikleri Koruma Kanunu haklı olarak işte bunu yasaklıyor, yani artık yasal vârisi bulunmayan kurucusunun manevî haklarını devlet adına muhafaza altında tutuyor ama devrim senelerindeki uygulamaların aleyhinde de olsa edepli eleştirilere ve ciddî değerlendirmelere engel olmuyor!

Daha önceleri TV’lerde defalarca söyledim ve yazılarımda da ifade ettim:

Elimden seneler boyunca İttihad Terakki’nin lider kadrosuna ve İstiklâl Harbi’nin önde gelen isimlerine ait mübalâğasız söyleyeyim, binlerce evrak geçti!

Bu evrakı tarafsız, takıntısız ve peşin fikre sapmadan tedkik eden herkes, Mustafa Kemal ile diğerleri arasındaki önemli bir farkı daha ilk anda farkeder: Mustafa Kemal her zaman, özellikle de İstiklâl Harbi senelerinde her adımını bir sonraki aşamayı düşünüp taşınarak atmıştır ama memleket sevgileri Mustafa Kemal’den aşağı olmayan diğer paşalar ile devlet adamları maalesef hayal deryâsındadırlar: Trablusgarp’teki “teşkilât” işlerine kafa yormakta, İngiliz İmparatorluğu’nun devirmek maksadıyla Kars taraflarından Hindistan’a uzanan bir koridor açmaya heveslenmekte, hazır işe başlamışken hem Hazar Denizi’ne hem de Basra’ya kadar uzanıvermenin yollarını aramakta, hattâ daha başka hayaller görmektedirler ama bütün bunları düşündükleri sırada Yunan ordusu Ankara’nın burnunun dibindedir!

“İstiklâl Harbi’nin başında Mustafa Kemal değil de bir başkası bulunsa idi, inanın perişan olmuştuk” dememin sebebi, budur!

Diğer Yazıları