22 °
İstanbul
  • Adana
  • Adıyaman
  • Afyonkarahisar
  • Ağrı
  • Amasya
  • Ankara
  • Antalya
  • Artvin
  • Aydın
  • Balıkesir
  • Bilecik
  • Bingöl
  • Bitlis
  • Bolu
  • Burdur
  • Bursa
  • Çanakkale
  • Çankırı
  • Çorum
  • Denizli
  • Diyarbakır
  • Edirne
  • Elazığ
  • Erzincan
  • Erzurum
  • Eskişehir
  • Gaziantep
  • Giresun
  • Gümüşhane
  • Hakkari
  • Hatay
  • Isparta
  • Mersin
  • İstanbul
  • İzmir
  • Kars
  • Kastamonu
  • Kayseri
  • Kırklareli
  • Kırşehir
  • Kocaeli
  • Konya
  • Kütahya
  • Malatya
  • Manisa
  • Kahramanmaraş
  • Mardin
  • Muğla
  • Muş
  • Nevşehir
  • Niğde
  • Ordu
  • Rize
  • Sakarya
  • Samsun
  • Siirt
  • Sinop
  • Sivas
  • Tekirdağ
  • Tokat
  • Trabzon
  • Tunceli
  • Şanlıurfa
  • Uşak
  • Van
  • Yozgat
  • Zonguldak
  • Aksaray
  • Bayburt
  • Karaman
  • Kırıkkale
  • Batman
  • Şırnak
  • Bartın
  • Ardahan
  • Iğdır
  • Yalova
  • Karabük
  • Kilis
  • Osmaniye
  • Düzce
İKİNDİ'YE
KALAN SÜRE 2 SAAT 3 DAKİKA
Markar Esayan

Markar Esayan

200 yıldır başarmaya çalıştığımız şey nedir?

Bir evvelki yazımı şöyle bitirmiştim:

“200 yıldır üst kimliğimizi kurabilmiş değiliz. Sürekli Anadolu insanın fedakârlığı ile 90. dakikada durumu kurtarıyoruz. Artık mış yaparak bu işleri kotaramayız. Gerçekten dürüst, çoğulcu, demokratik bir süreçte toplum/devlet ilişkisini tesis etmekle yükümlüyüz. Türkiye “azalarak” bekasını koruyamaz; her açıdan büyümek, artmak zorundadır.”

***

Osmanlı’nın idari yönetim biçimi olan Tebaa Sistemi, döneminin oldukça ilerisindeydi. Avrupa’da protestan ve katolikler birbirini tavuk gibi keser, Yahudiler gettolara tıkılırken, Osmanlı nispeten bir huzur adasını andırıyordu.

***

Lakin bu model yeni çağın tesirlerine dayanacak ve özgün şekilde kendini geliştiremedi. Bunun nedenleri ayrı... Fransız Devrimi’nin körüklediği anayasal eşit vatandaşlık, özgürlük ve milliyetçilik gibi yükselen değerlere Tebaa Sistemi’nin cevap vermesi mümkün değildi. Çünkü en nihayetinde Tebaa Sistemi hiyerarşikti ve hiyerarşinin tepesinde Türk/İslam/Hanefi kodları bulunuyordu. (Osmanlı’nın Türk unsurunu hakir görüldüğü uydurmadır, böyle bir şey yoktur.)

***

İlginç ve hiç de ilginç olmayan şekilde, Tanzimat, Abdülhamid, İttihat ve cumhuriyet döneminde de bu kural (başatçılık) değişmedi. Sadece vurgular değişiyordu. (Abdülhamid İslamcılığa ve mezheb-i Resmiyye’ye vurgu yaparken, İttihat Türkçülüğe, Kemalistler laikçi Türkçülüğe vurguyu koymuştu.)

***

Sorun o ki, ana omurga da olsa, sayısal üstünlüğe sahip de olsa, üst kimliği tek toplumsal bir kodun üzerinden kuramıyorsunuz. Bu bilindiği için, reformlar ya kozmetik ve yatıştırma amaçlı oluyor, ya da farklı toplumsal kesimler asimile edilmeye çalışılıyordu. Her ikisi de ülkenin öncekinden daha sıkıntılı bir noktaya savrulmasına yol açtı. (Azınlıklar kovuldu da homojenlik sağlanabildi mi? Homojenlik beyhude/kötü bir amaçtır, sağlanması mümkün değildir.)

***

Şimdi bir Kürdün “Artık hapse girmeden Kürtçe konuşabiliyorsun ya” denerek tatmin olmasını bekleyemeyiz. Üst kimiğin neden kurulamadığını anlattım. Kurulmasının yolu ise özerklik vermek, şıpınişi açılımlar vesaire de değildir. Bilakis bunlara şiddetle karşıyım. Bunlar hem çare değildir, hem de tam manasıyla doğrulmamış ülkeye açılım yaptırmazlar, o sözde açılımla ülkeyi çözerler.

Bir Kürdün, “Türkiye benim devletimdir” diyebilmesi, bunu hissedebilmesi için ne yapmak gerekir?

Kilit soru budur. Mesele adalet hissini uyandırabilmektir. Üstünlük hissinin terk edilmesi, eşitliğin hazmedilmesi gerekir. Hiyerarşik bir yaklaşımla üst kimlik kurulmaz, kozmetik ayarlamalarla da insanlar artık tatmin olmamaktadır. Uzun lafın kısası, devletimiz herkesin devleti olmalı, tüm katmanları ile devlet tüm kesimlerden oluşmalıdır. Bu zihinsel devrimi yapmadan bekamız güvende olmayacak.

Diğer Yazıları